BİR VALİ’NİN EN CESUR İTİRAFI!
Sevgili okurlarımız,Kürt entellektüel akımın önemli isimlerinden Gazeteci yazar Cüneyt Alphan bundan böyle tüm birikimlerini habercininsitesi.com’da sizlerle paylaşacak…
Alphan ilk yazısında Dönemim Diyarbakır Valisi Doğan Hatipoğlu’nun 18 Nisan 1998’de “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin Durumu ve Diyarbakır” adlı raporunu ele geçirdi.Bakın raporda bu zamana kadar hiç kimsenin konuşmaya cesaret edemediği hangi ayrıntılar var.
İşte Cüneyt Alphan’ın o yazısı…
VALİ DOĞAN HATİPOĞLU; “REJİM, HALKINA YALAN SÖYLEDİ”
Öncellikle tüm okuyucularımın mübarek Kurban Bayramını şimdiden tüm içten dileklerimle kutluyor, bayramın iç barışa, kardeşliğe ve aydınlık dolu yarınlara vesile olmasını diliyorum.
Hatırlayacağınız gibi “Diyarbakır Halkı Nasıl Soyuldu” adlı makalemde, MGK eski Genel Sekreteri İlhan Kılıç ve Diyarbakır eski Vali’si Doğan Hatipoğlu arasında geçen diyalogu bir sonraki makalemde işleyeceğimi söylemiştim. Gerek gündemin yoğunluğu gerekse kendi yoğunluğum yüzünden yazamadım. İyi ki de yazamadım çünkü Vali Bey’in 18 Nisan 1998’de “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin Durumu ve Diyarbakır” adlı bir rapor yazdığını da öğrendim.
Söz konusu raporun yayınlanması için Vali Beyden izin istedim. Önce nazlandı ama sonra cilveme dayanamadı “peki Cüneytciğim yazabilirsin” dedi. Buradan kendisine teşekkür ediyorum. Sanırım Cumhuriyet tarihinde hiçbir Vali bu kadar cesurca bir raporu hazırlamamıştır. 17 yıllık gazetecilik hayatımda da ve tüm tarihsel okumalarımdan da hiç rastlamadım.
Vali ile MGK eski Genel Sekreteri İlhan Kılıç arasında geçen diyalogu öğrendikten ve bu raporu okuduktan sonra şunu bir kez daha kendime teyit ettirdim ki; evet rejim bir kere yalan söyledi mi, yalanını sürdürmek için yeni yalanları söylemesi kaçınılmazdır ve bu yalanlar yalancıyı rehin alır. Yalan ancak yeni yalanlarla sürdürülebilir. Yalan rejimin yalanıysa ve hele hele Kürtleri ilgilendiriyorsa, yalanın sürdürülmesi ve inkarın devamı için; inkarcıların ve yalancıların seferber edilmesi kaçınılmazdır.
Tıpkı MGK eski Genel Sekreteri İlhan Kılıç’ın bölge, ülke ve tüm dünya kamuoyuna yalan söylediği gibi. Tıpkı bölgede yaşanan insanlık dışı işkencelerin, köy yakmaların ve yargısız infazların üstünün örtüldüğü gibi birçok olayın birinci elden nasıl hasıraltı edildiğini görüyoruz.
Burada şu çok önemli; kesinlikle tüm toplumsal süreçlerin ve değerlerin kimin tarafından isimlendirildiği de önemlidir. Söylemin sahibi genellikle iktidarın da sahibidir. Tabi bu iktidar siyasi iktidar olduğu gibi geçmişte asıl iktidar olan cunta rejimi de olabilir.
Gerçeği gizleme aracı, ifadenin gücü, iktidarın da gücü ve varlık nedenidir.
Hem zaten her türlü iktidarın varlık nedeni de “ifade” ve reel arasındaki “boşluk” tan başkası değildir. İfadenin sahibiyle muhatabı arasındaki ilişki, daha baştan hiyerarşik bir ilişkidir. “ifade”nin kendisinden “kimin ifadesi” olduğu önemlidir. İşte gerçek bilimsel-entelektüel çabanın misyonu, bu tersliği teşhir etmektir.
Ya da Vali Doğan Hatipoğlu gibi haysiyetli, ülkesini ve halkını seven insanların bu insanlığın kabul edemediği olayları teşhir ettiği gibi. Çünkü bu dünya bütün gizleri ve sırları bağırda barındıracak büyüklükte bir dünya değildir. Er ya da geç adalet yerini buluyor. Her ne kadar her zaman resmi tarihçilerin yaptıkları karartmak ve parlatmak görevi devreye girse de, tarih yazıcıları tarafından eleştiriye tabi tutmadan “mutlak hakikat” sayılsa da, “Tarih Ana” affetmez.
Doğan Hatipoğlu’nun 1994-1996 Diyarbakır Valiliği sırasında dönemin MGK Genel Sekreteri Diyarbakır’a gelir. Diyarbakır’da 500 Evlerde bir ziyaret yapılır ve ziyarete Vali Bey de katılır. Genel Sekreter burada, göç eden vatandaşlar için yapılan hizmetlerden ve halkın kendilerine karşı gösterdiği ilgi ve minnettarlıktan fazlasıyla memnundur. Ayrılırken,” burada yapılan işleri psikolojik harekat kapsamında kamuoyuna ve gelen giden yerli ve yabancı heyetlere iyi bir şekilde anlatalım” der.
Bir süre sonra Vali Doğan Hatipoğlu Ankara’da Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterini ziyarete gider. Bu ziyaret sırasında çeşitli konular görüşülür, tartışılır. Vali Hatipoğlu söz arasında;
“Devlet bölgede yaptığı yanlışları veya hatalı uygulamaları kabul ve itiraf etmek yerine inkar etmektedir. Zira bölge insanı tanık olduğu bazı uygulamalar hakkındaki resmi açıklamaların doğru olmadığını gördüğünden, Devlet halkın gözünde inandırıcılığını kaybediyor. Halk devlete değil örgüte inanır hale geliyor. Bu da halkın örgüte olan desteğinin devam etmesine neden oluyor. Bu duruma son verilmesi, köy yakma, işkence ve hak ihlallerinin sona ermesi, yöre halkının kazanılması gerekir” der.
Vali’den bu sözleri duyan MGK eski Genel Sekreteri İlhan Kılıç, köpürür “sen bunları nasıl söyleyebiliyorsun? Sen HADEP’in, örgütün ağzıyla konuşuyorsun. Böyle şey olur mu?…” mealinde çıkışır. Sesinin tonunu şiddetle yükseltir. Vali Bey de onurlu duruş göstererek,”bu mantık ileride ülkeyi büyük açmazlara sürükleyecektir, fakat görüyorum ki seninle konuşmanın hiç bir yararı yoktur.” diyerek odayı terk eder.
Vali Bey odayı terk etmesine terk eder ama gelin görün ki Vali beyin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez. Diyarbakır halkının, tüm STK ve kamu kurum ve kuruluşlarının desteğine rağmen Vali Bey sürgün edilir ve merkeze alınır. Zaten o günden bu yana da herhangi bir yere de atanamaz.
Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetinin bu tür onurlu duruş gösterebilen, bakanların ayakkabılarını boyalamayan, içtiği çerez ve bira parasını dahi devlete ödettirmeyen namuslu bürokratlara sahip çıkmaması da anlaşılır gibi değil.
Gelelim Vali Bey’in hazırladığı “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin Durumu ve Diyarbakır” Raporuna.
Rapor uzun ancak en çok önemli bulduğum şu noktaları aktarmak istiyorum. Raporda diyor ki;
“Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde yaşayan yurttaşlarımızın çoğunluğunu Kürt kökenli insanlar oluşturmaktadır. Bölge halkı genelde Devlete bağlıdır. Ülkede zaman zaman yaşanan ekonomik ve siyasal istikrarsızlık dönemlerinde, iç ve dış tahriklerin de etkisiyle yöre halkı güvensizliğe ve umutsuzluğa terkedilmiş hissine kapılmaktadır.
Devletin bölge için belirlediği çağdaş, akılcı ve kalıcı politikaları bulunmadığından, istikrarsızlık dönemlerinde uygulanan baskıcı, antidemokratik ve dayatmacı uygulamalar bazen halkı canından bezdirecek boyutlara varabilmektedir. Devletin rahatsızlığı ortadan kaldırmak için uyguladığı olağanüstü hal, sıkıyönetim gibi yöntemler geçici sükûnet sağlar gözükse de, asıl sorunları çözemediğinden, bir süre sonra başka biçimlerde ve yeniden ortaya çıkmaktadır.
Devlet; sıkıntı kaynağına inerek, eğitim, demokratik açılımlar ve insan haklarına saygılı ekonomik ve sosyal politikalarla çözmek yerine, bölgede var olan aşiret ilişkileri ve feodal yapının gücünü kullanarak kolaycı çözümlere başvurmayı tercih etmektedir.
On yıllardan beri bölgede uygulanan sıkıyönetim ve olağanüstü hal rejimleri insanların özgüvenlerini yitirmelerine, Devletten soğumalarına ve Devlete olan inançlarının sarsılmasına yol açmış, adeta kendilerini T.C. hudutları içerisinde İKİNCİ SINIF VATANDAŞ olarak görmelerine neden olmuştur.
Bu arada, Devlet yetkililerince verilen sözlerin yerine getirilmemesi ve bölgede terörle mücadele adı altında yürütülen çalışmalar sırasında bir kısım siyasetçi, güvenlik kuvveti mensubu ve korucuların oluşturduğu hukuk dışı yapıların kendilerini Devlet gibi göstermişlerdir.
Yürüttükleri illegal faaliyetler (faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, adam kaçırma, fidye isteme gibi) bu güveni daha da sarsmıştır. Bunun yanında fakirlik, işsizlik, geçim sıkıntısı her türlü kötü gidişatın hem nedeni hem de sonucu olarak bütün olumsuzluğunu sürdürmektedir.
Kuşkusuz, Devlete düşen en temel görev bölge halkının yeniden Devlete güven duymasını sağlayacak önlemleri süratle almaktır” der Doğan Hatipoğlu.
Bir başka çarpıcı tespitte şu:
“Kürt varlığının inkarının T.C. vatandaşı olan Kürt kökenli insanlarımızı rencide ettiği bilindiğinden, her zaman yurttaşımızın etnik köken ve kimliğini özgürce ifade edebilmesinin önündeki engellerin kaldırılması gerekir. TRT’nin bir kanalından halk eğitimi, sağlık, ev ekonomisi, tarımsal eğitim v.b amaçlı Kürtçe yayınlar yapılmalıdır” diyor.
Ne dersiniz, böyle cesur Valilere ihtiyaç yok mu?

















