PKK-KCK YORUMLANIRKEN GÖZDEN KAÇANLAR (KÖŞE YAZISI)
Sevgili okuyucularım yukarıda okumanıza sunduğum başlık bana ait değildir. Daha önce KCK’nin “amacı”nın ne olduğuyla ilgili görüşüne başvurduğum emniyet mensubu Sosyolog Metin Murat Arslan’a aittir…
KCK’nin ilk iddianamesi olan ve 212 sayfadan oluşan belgeleri şuan okuyorum. 150’nci sayfasına kadar yaklaştım.
Özellikle Kürt kamuoyunun bu iddianameyi şiddetle okumasını tavsiye ediyorum. Okurken de duygusallıktan uzak, objektif, adil, tarafsız olmasını ve hissi davranılmamasını da rica ediyorum.
Neden?
Çünkü bu iddianameyi okuduğumda tüylerim ürperdi, dehşete kapıldım ve böyle bir şey olamaz dedim kendime. Özellikle Final dershanesi bombalama olayıyla ilgili talimat ve ifadeler beni son derece üzdü. Bu konuyla ilgili notlarımı ve duygularımı “KCK’nin Kralı, Kral Abdullah” adlı üç bölümlük makale halinde size sunmaya çalışacağım.
Ama önce olaya bir emniyet mensubu ve sosyolog olan Metin Murat’ın gözüyle baktıktan sonra, kendi görüş ve kanaatlerimi işlemek istiyorum. Bir başka şeyde; acaba bu iddianame de emniyetin bir komplosu var mı yok mu diye de özellikle dikkatle okumaya çalıştım.
İlk Şırnak iddianamesi olan ve 212 sayfadan oluşan bu iddianame de yazılanlar, yapılan konuşmalar ve ortam dinlemelerinin çözümleri bana son derece mantıklı geldi. Keşke imkanım olsa da 2,3,4,5,6’ıncı iddianameleri de okuyabilseydim.
Yaklaşık 20 bin sayfaya ulaşan ve henüz kamuoyuna açıklanmayan diğer iddianamelerde yer alan bilgiler, ilk iddianame gibiyse o zaman yandı gülüm keten helva demekten başka şansımız yok.
Sadece bu nokta da şunu söyleyebilirim: Artık Kürt siyasal muhalefeti de oturup kendini cesurca eleştirmeli, özeleştiri yapmalı ve bütün bu olup bitenler hakkında Kürt halkını aydınlatmalıdır.
İşte Arslan’ın son analizi:
Uzun zamandır PKK-KCK hakkında kafamda oluşan düşünce Apo ile Kandildekilerin, aslında bir deyimle kötü polis ve iyi polisi oynadıkları idi. Ancak bu konuda farklı düşünen, bu konunun uzmanlarının farklı ifadeleri nedeniyle, acaba yanılıyor muyum sorusunu oluşturarak erkenden bir çıkış yapmak istememiştim. KCK ile ilgili yapılan ve özellikle avukatların ağırlıkta olduğu operasyon ve basına yansıyanlardan hareketle bendeki kanaatin haklı olduğunu gösterdi.
İşte basına yansıyan haber: Avukatların Öcalan ile 56 görüşme yaptığı ve bunlara 40 farklı avukatın katıldığı belirtildi. Bu görüşmelerin hiçbirinde Öcalan’la ilgili devam eden davaların gündeme gelmediği iddia edildi. Bu görüşmelerde verilen eylem talimatlarının Asrın Hukuk Bürosu’nda gerçekleştirilen toplantılarda KCK Önderlik Komitesi tarafından ilk önce sohbet, daha sonra da talimat şeklinde yazıya döküldüğü ve daha sonra da Kandil’e gönderildiği öne sürüldü.
Soruşturma dosyasına göre bu süre zarfından Abdullah Öcalan’ın, avukatları aracılığıyla 130 ayrı eylem talimatı verdiği ve bu talimatlar doğrultusunda örgütün gerçekleştirdiği eylemlerde 132 güvenlik görevlisi ve sivil vatandaş hayatını kaybettiği, 471 kişinin de yaralandığı ileri sürüldü. İmralı’daki Abdullah Öcalan’ın, dün gözaltına alınan avukatları aracılığıyla PKK-KCK’ya onlarca kanlı eylemin talimatını verdiği ileri sürülüyor.
Soruşturmaya konu bu talimatlar, avukatların Öcalan’ın savunma hakkını kullandığı zaman dilimlerine ait. Tespitlere göre, savunma hakkı diye başlayan avukat görüşmeleri ile Öcalan, avukatlara yönelik teknik takibin başladığı 2010 Mart ayından beri 130 talimatını KCK-PKK’ya aktardı. İşte bu talimatlardan bazıları şunlar:
132 güvenlik görevlisi ve sivilin şehit olduğu, 471 kişinin de yaralandığı silahlı, bombalı, mayınlı, roketatarlı saldırılar.
Ev, işyeri, bankalar ve araçların ateşe verildiği sokak eylemleri ile otobüslere yönelik molotoflu saldırılar.
DTK’nın kurulması, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlığa atanması.
İç savaşı tetikleme eğitimlerinin verildiği ‘siyaset akademilerinin’ kurulması.
Halk isyanında sokakları kana bulamakla görevli ‘öz savunma birliklerinin’ kurulması.
Öğrencilerin yakılmak istendiği ‘yatılı bölge ilköğretim okullarının’ (YİBO) saldırı hedefi yapılması.
Demokratik özerkliğin ilan edilmesi.
BDP tarafından seçimlerin protesto edilmesi ve anayasa referandumu Meclis boykotları.
KCK’lılara karşı AKP’lilerin dağa kaldırılması.
Şimdi böyle bir durumda Aponun pilinin bittiği, Kandilin Apoyu iplemediği, içlerinde şahin ve güvercin kanadın olduğu, çözümden ve terörden yana olanların ayrıştığı veya diğer bir kesimce Aponun hala örgütün her şeyine hâkim olduğu, mutlaka kendisiyle masaya oturulması gerektiği ifadeleri açıkça anlamsızlaşmaktadır. Çünkü Apoda dâhil olmak üzere, nasıl ki 1972 li yıllardan itibaren korunup geliştirilip, serpilmesine imkân verenlerce bu gün aynı yöntemlerle hem Apo hem de Kandil yönlendirilmekte/yönetilmektedir.
Yukarıda anılan insanlıkla alakalı olmayan ve insan olanın ciğerini yakan emirleri veren veya yapanların insan olanlarla uzlaşması, ortak bir alan bulması imkânsızdır. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi bu belayı besleyenlerde ki amaç “PKK-KCK Kürtler adına bir hak arama düşüncesi yoktur, tam tersine küçük olsun benim olsun, ben istediğim despot bir şekilde tepe tepe kullanayım anlayışındadır.”
O halde “bu sorunun çözümü ne” diyenlere; devlet teröre karşı aman vermeyerek ülke içerisinde yapılanmasını, devlet içinde devlet olmasını engelleyecek güvenlik tedbirleri geliştirecek -ki bunu yapmaktadır- aynı zamanda sosyal, kültürel, ekonomik haklar konusunda devlet olarak kendisinin, kendi öz vatandaşına kendi iradesiyle hak ettiği düşünüldüğünden verildiğini göstermelidir.
Bu gün Kürt kardeşlerimizde gerek avam olan halk kesiminde, gerekse havas olan yazarlarında, kanaat önderlerinde ki düşünce, bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı oldukları, Osmanlıdan beri ayrılamaz/ayrıştırılamaz unsuru oldukları, bu güne kadar İttihat Terakkiden beri yok sayma ve tek tipleştirmenin olmaması gerektiği ve tam aksine Osmanlı’da olduğu gibi Allah’ı c.c. bir, kitabı bir, kıblesi bir, yüzlerce ortak değeri bir ülke insanıyla eşit ve bir olduğu durumun oluşturulması gerektiğini ifade etmektedirler.
Evet, geçmişte, bu gün iyi niyet taşıyanlar ve olumsuzlukta sorumluluğu olmayan insanların dışındakilerce oluşturulan yaraların sarılmasına başlanmış, Osmanlı da olduğu gibi yüzlerce değerle et ve kemik gibi olmuş insanlar olma noktasında iyi niyetle gayret gösterilmektedir. Dün söylenemeyenler veya söylenince ya hapislere atılmalar veya faili meçhullere götürmeler yerine hem avamca hem de havasca konuşulur olmuş, empatiler kurulmuş, kardeşlik köprüleri oluşturulmuş ve bir daha bir ve birlik olmanın örnekleri açıkça gösterilmiş ve gösterilmeye devam etmektedir.
O halde bu iyi niyetli yapılan gayretlere, bu ülke insanın her birinin katkıda bulunması gerekirken küçük olsun benim olsun tepe tepe kullanayım anlayışındakilerle ortak bir nokta bulunamayacağı artık alenileşmiştir.
Evet, yapılan zulümler ne Türkün hayrına, ne de Kürdün hayrına olmamıştır, aksine bu ülkenin süper devletler ayarında olmasını engelleyerek adeta eteklerinden tutarak aşağıya çekme fonksiyonunu göstermiştir.
Yapılan ve yapılacak tüm iyi niyetli çalışmalara rağmen tu kaka diyen, yıkıcılığı meslek edinenler elbette ki azınlıkta da olsa, olmaya devam edecektir; çünkü insanların en yücesi peygamberimiz döneminde dahi Medine’de kendisinin bulunduğu cami kadar, münafıkların da bir camisi vardı ve ilahi bir emirle onu yıktırdığı gibi bizlerin yaşamında da arzu etmesek de bu tarzda hain ve münafıklar bulunacak ve bulunmaya devam edeceklerdir.
Önemli olan iyi niyetli olanların iyi niyetini kaybetmemesi, aksine artırarak devam etmeleridir; çünkü ufukta ki ışığa ulaşmak için çoğu gidip azı kalan bir yol noktasındayız.

















