İNSANLIĞIN VİCDANIN DA ERMENİ SORUNU!
Geçen 24 Eylül’de, Ermeni sorunuyla ilgili yazdığım makalemi, konunun temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp Türkiye’nin önüne getirilmesi nedeniyle, tekrar sizlerle paylaşmak istedim…
İŞTE O YAZIM…
Köyde yaşayanlar bilirler. Özellikle pamuk ve tütünün ekildiği sulu alanlarda sivri- sinekler ve bataklarından geçilmiyor. Hele akşama doğru sinekler tarlada çalışanlara aman vermiyor. İnsanlar bir eliyle çapa diğer eliyle sinekleri savurmakla savaşıyor.
Sineklerin ısırdığı insanın sıtma hastalığından kurtulma şansı yok. Sinek seni ısırdıktan ve belli zaman geçtikten sonra vücudun yavaş, yavaş kırılmaya, titremeye, ateşin yükselmeye ve baş ağrısı başlamaya başlar. Bedenin takatsiz kalır ve zorunlu olarak tarladan kaçarak kendini yatağa atarsın.
Sağlık ocakların olmadığı, kasaba ve ilçelerde hastanelerin çok yetersiz olduğu Silvan gibi yerlerde insanlar dört gözle, köylere sıtma hapı dağıtan sağlıkçıları beklerdi. Sağlıkçılar geldiğinde, kuru peyniri gören göçerler gibi haplara saldırırlardı. Yoksulluğun dibe vurduğu köylerde insanların, sıtmadan tek kurtuluş umudu o haplardı.
Sivri-sinekler için methiyeler düzelir, kafiyeler uydurulur ve atasözü gibi sözler söylenirdi. Mesela kainatın en güzel melaiketi rahmetli annem her zaman şu sözü söylerdi. “Ta ewari, mırna seri sıbi” (akşamın sıtması, sabahın ölümü). Ve “Allah beni ele ayağa düşürmeden, emanetini (ruhunu) alsın” derdi. –Ki nitekim Allah, onun istediği ve layık olduğu şekilde verdi.
Zahide ablam;
Oy kermişi ( oy sinek),
Irna te, ırna gamişi, (İnadın gamiş inadı)
Tu nezani ku canimin çıka dişi. (Canımın ne kadar yandığını bilmiyorsun ki). Diye ağıt yakardı.
İşte her yıl 24 Nisan yaklaşıldığında Türkiye’yi sıtma sarar, Türkiye titrer ve protokoller savaşı başlar. ADB Başkanı “Soykırım” kelimesi kullanacak mı? Kullanmayacak mı? Kullanmaması için ne gibi tavizler ve rüşvetler vermek lazım? Diye kara, kara düşünmeye ve teşkeleli telaşa başlar.
Ne yalan söyleyeyim, Hırant Din cinayetine kadar Ermeni sorunu hakkında ne bir program, ne haber, ne araştırma yaptım ve nede makale yazdım. Küçükken de babamdan, amcalarımdan ve yakınlarımdan Ermeni’ler hakkında çok şey duymuştum ama geçmiş bir hikaye gibi “olmuş, bitmiş” mantığıyla yaklaşıyordum.
Sonuç da Ermeni sorunu, Osmanlı İmparatorluğu dönemine ve 1915’e ait olduğuna ve Cumhuriyetin kurulmasıyla Osmanlı İmparatorluğunun yıkılıp tasfiye edildiğine göre, Türkiye Cumhuriyeti neden 1915’deki olayları inkar ederek başına iş açıyor ki? Bütün insanlık tarihi boyunca kanlı savaşlar olmuş ve bu tarihte kalmıştır, derdim.
Ancak “Dede! Dede! Babamı İdam Ediyorlar!” adlı romanımın çalışması yaparken Ermeni’ler hakkında bayağı bir bilgiye de sahibi oldum. Daha doğrusu kendimi o bilgilerin içinde buldum ve hiç de düşündüğüm gibi olayın çok da o kadar basit olmadığını gördüm.
Okudukça resmi tarihçilerin esas görevlerinin iki şey olduğunu öğrendim Bir karartmak. İki parlatmak. Hem Türk’lerin ve hem de Ermenilerin de resmi tarihçilerin yaklaşımı bu.
Geçmiş dönemlerde egemen zalim güçlerce başta Kürt problemi olmak üzere birçok toplumsal sorunlarda, topluma yönelik ilelebet unutma ve unutturmaya ihanetini yaşatmaya çalışmışlardır.
Bu toplumsal belleğin yok edilmesi, işlenen insanlık suçlarının, katliamların, yakmaların ve yıkmaların hesabının sorulmasını engelleme işlevi görmüştür.
Resmi bir tarihçinin görevi, misyonu anlı-şanlı bir geçmiş üretmektir. Geçmişin şanlı olabilmesi için kirli kısımlar ayıklanmalı, utanılacak ve yüz kızartacak ne varsa yok edilmelidir.
Ayrıca amaçlanan sadece şanlı bir geçmiş yaratmak değil, şanlı geçmişin bugüne ve geleceğe taşıma gibi bir işlevi de vardır. Yaşanmış bir olayın hatırlanmasını, konuşulmasını, tartışılmasını engellemenin yollarından biride onu tabulaştırmaktır.
Lakin unutulan bir şey vardır, o da; bu dünyanın sırları bağrında barındıracak büyüklükte bir dünya olmadığının yanında yalanı da kendi içinde ezeli sürdürmesine izin vermeyeceğidir.
Emperyalist devletler, Ermeni sorununun Türkiye’nin yumuşak karnı olduğunu bildikleri için her dönemde politik ve ekonomik çıkarları için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.
O nedenle her yılın 24 Nisan öncesi ABD kongresinde Ermeni şantajı gündeme geliyor, Türkiye’den doyurucu tavizler kopartılmaya çalışılıyor, tavizler koparılınca bir yıllığına konu kapatılıyor.
Ermeni halkının yaşadığı trajedi, -ki tüm halkımız da aynı acıyı yaşadı. Çekilen acılar hunhar güçler tarafından paraya çevriliyor. Yoksa tarihte İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve Amerikalılar, Türklerin ve Ermenilerin kara kaşına aşık oldukları hiçbir zaman görülmemiştir.
Kürt meselesinde olduğu gibi, maalesef Ermeniler ve Türkiye’de oyuna geliyor ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet ediyorlar.
Her yıl Ermeni lobisine karşın lobi faaliyetlerinin sürdürülmesi için Türkiye’nin cebinden 1,5 milyon dolar para tarihçilere, lobicilere, anlı şanlı politikacılara, senatörlere, medya mensuplarına veriliyor. Bu neyle, nasıl açıklanabilir?
Kapitalist ve emperyalist çıkarlar, Ermeni sorununu pazarlık konusu yaparak ve paraya çevirerek yol alıyor ve bazıları da onlardan çözüm bekliyor.
Oysa sorun doğrudan insanlık vicdanını yaralayan bir sorundur. Ermeni sorununun kaynağında baştan beri emperyalist çıkarlar yatıyor.
Bu toplumun insanları işlemedikleri bir suçtan dolayı insanlık vicdanında mahkum olmak istemezler. O nedenle yapılması gereken tek şey, cesurca, korkmadan ve namuslu bir şekilde tarihi masaya yatırmak, gerçekleri tartışmaktır.

















