BALONCUK – HAYAL ALEMİ 6
İsyanı parmaklarının ucunda savuran zerafetin dişi adamı o…
Dansın en babasını, en erkeğini, en adamını, gülümseyerek küfür eder gibi, eden de o.
Adamlığın tiple olmayacağını öğreten de.
Bir erkeğe ruj, bir erkeğe o pembe peluş, parlak tayt ve en cafcaflısından küpeler
bu kadar mı yakışır? Ya da bu kadar mı göze sokulmadan yaratılır bir karakter?
Estetikten yoksun, dansın d’sini bile bilmeyen biri için 6 ay hem çok uzun hem de çok kısa bir zaman.
Amacım bir oluşumu, bir duruşu, bir tercihi övmek değil, sadece sıfırdan bir oyuncunun
bir role çalışmadan üstesinden gelebileceğini düşünen yönetmenin yanılmamasına edilen hayret…
İlk o’nu Beyaz Şov’da izledim. Çıkık elmacık kemikleri, pürüzsüz ve beyaz yüzü,
hani genç kızların bayb face dediği cinsten. Etkilenmedim açıkçası, hatta başka bir kanaldaki film için feda bile ettim. Ama kırk yıl düşünsem o sus pus oturan gencin böyle bir rolü taşıyacağına inanmazdım…
Kar bana o’nu getirdi
Meteoroloji uyardı, gerçek oldu. Kar dondurucu soğuğuda peşine takıp beklenen
vakitte yağdı. Dışarı çıkmak hala ızdırap.
Haftasonu lapa lapa yağan karı pencereden, eziyetini ise haber bültenlerinden takip ettim. Hani hava bir yumuşasa kar topu oynamak için soluğu dışarda alacağım ama 2 ay önce kırılan serçe parmağım soğuğa o kadar duyarlı ki “otur kızım evinde” dedirtiyor.
En güzeli, fırsat bu fırsat deyip ev temizlemek, yemek yapmak. Yada en güzeli çekip yorganı kafaya uyumak.
Bütün ziller üstüme geliyordu. Koşmam gerekti. Ancak ayağa kalktıkça düşüyordum.
Beynimin içindeydi artık gürültü. Bildiğim duaları okumaya başladım. Aniden önüme çıkan nehire düştüğümde ise “tamam” dedim. “Bitti herşey.” Son bir hamle ile gözlerimi açtım.
Kulağımın altında kalan telefon artık son canı ile çalıyordu. Hava kararmıştı.
Kaç saat uyuduğumun farkında değildim. Telefondaki eşimdi. Alışveriş için yeni komutlar bekliyordu. O kadar uyumuşum ki aptallaşmıştım.
Hala yağıyordu. Camı açmamla kapamam bir oldu. Uwwwwww….huwwwww… dondurucuydu. Ihlamur bu havaların en birinci düşmanı. Bu sefer bardak elimde burnumu
cama yaslayıp yan apartmanların çatılarına bakmaya çalıştım.
Bir anda çalan kapı zili ile irkildim. Kurduğum bütün hayaller kar altında kaldı sanki.
Kapıyı açmamla beraber eşimin içeri dalması bir oldu.
- Huwwww, wuuwwwww, donuyorum. Diyebildi.
Soğuk hava insanlık tarihine yeni bir dil kazandırmıştı sanki. Huwwww….wuuuwww..
Elimdeki ıhlamur bardağını uzattım kendisine. İşte evlilik biraz da buydu. Yarım da olsa
ıhlamuru paylaşmak:) Oda elindeki poşeti bana uzattı.
- Bak bakalım beğenecek misin?
İçinde bir sürü film vardı.”İşte bu” dedim. Seçtiğim bir Türk filmiydi. Önce yemek hazırladım. Çayı demlenmeye bıraktım. Çekirdekleri kaselere pay ettim. Yine kendi ritüelimi yaratmıştım.
Bulaşıkları bir eşim bir ben makinaya yerleştiriyorduk. İkimizde evimizin en güzel
saati için hazırlanıyorduk. Son bir hamle elimizdeki çaylarla televizyon koltuğumuzdaydık
artık.
Beyaz bir kostüm, muazzam bir makyaj, kıvrak el ve bilek hareketleri.
Takma kirpik bu kadar mı yakışırdı bir adama? Bu nasıl bir kurguydu. Nasıl bir ışık?
Sanki bir masal anlatılıyordu. Mor çiçekler, bulutlar ve o müzik.
Bir filmi film yapan bana göre en çekici aksesuar jenerik ve müzik. Film değer yargılarımızı sorgulatan cinsten ama hiç bir küfür, hiç bir görüntü
rahatsız edici değil. Her şey o kadar gerçekçi ki. Hatta gerçeğin ta kendisi.
Sus pus olmuştuk. Normalde filmlerin her sahnesine kulp takan biz Ahmet’in hayatı
ile mıhlanmıştık koltuğa. Ana karakter her ne kadar dansın en şahanesini eden o
genç olarak görünse de gerçek farklıydı. Aslında filmde anlatılan farklı olmanın
gerçeğiydi.
Filmin konusu mantığı her neyse bende kalması şu an için daha iyi. Çünkü biliyorum ki
izleyenler mutlaka bir sahnesine takılacak ya da bir repliğine. Ben takıldım bile.
Sahne, köhne izbe. Işıklar pavyondan bozma. İzleyenlerin nasıl karakterde insanlar olduğu sizin belleğinize kalmış bir şey. Ben sadece müzikteyim. Ritm duygusu o kadar asil,
o kadar muazzam ki olay seyirlikten sanata akmış adeta. Ölümüne dans eden bir yaratık.
O bir insan olamaz. Hüznü sevinci arzuları hep bir figür ve hep parmak ucunda.
İşte bu genç, benim Beyaz Şov’da zap kurbanı yaptığım o genç. Makyajla
belirginleştirilen çıkık yüz kemikleri, canlandırdığı karaktere uygun kesilmiş saçları
ve 6 ay aldığı dersten sonra ortaya çıkan bu vücut. Siz hiç bir insanın vücudunu bir enstrüman gibi kullandığını gördünüz mü? Ben gördüm işte.
Ahmet’in Ölümüne Dansı
Sahneye amatör bir eda ile gelen figüre aç bir adam. Dans eden arkadaşının kollarında
bir çamur gibi şekilleniyor her notada. Müzik öyle bir şey ki iki adamın dans etmesi zerre rahatsız etmiyor beni. Yönetmene milyonlarca bravo. O iki adama milyonlarca bravo.
Ahmet’in yüzündeki hiç bitmeyecekmiş gibi duran mutluluğu, Can’ın kollarında dönerken tavan yapıyor. Ahmet’in kim olduğu aslında kimsenin umurunda değil, Can’ın da.
Ailelerinin dışında.
İşte bu dans bir zafer dansı. Artık kendisi gibi olmaya hiç birşeyin engel olamayacağı bir gerçeğin dansı. Sevdiği insana kavuşmasından tutunda onunla çıkacağı hayat yolculuğuna kadar uzanan bir dans. Ama o müzik içinde barındırdığı sevinci, coşkuyu, özlemi, dakikalar sonra öyle bir kusuyor ki o dans akıllara heykel gibi kazınıyor.
Sonrası ise inanılmaz bir final. Son on dakika hiç bitmesin istiyorsunuz ama bitiveriyor. Her şeyin kilidi o dansla çözülüyor.
Biz hala koltukta oturuyorduk. İkimizin de eli DVD’yi çıkarmaya gitmiyordu. Tekrar on dakika geri gittik. Aynı heyecanla seyrettik o dansı. Eşim de aynı fikirdeydi. O dans bir kadın ve erkek arasında yapılsa bu kadar güzel olmazdı. Bu kadar burnu sızlamazdı insanın.
Bu kadar….bu kadar…Tam 4 kere 10 dakika izledik.
En güzeli finalde bakmak filmin kapağına. Yine öyle yaptık. Ama bu sefer ilk defa üzüldük. Çünkü o film o kapağı haketmemişti. Ah be yönetmenim yapımcım keşke dans eden prensin o beyaz elbisesi ile sırtı dönük durduğu yeri alsaydınız dumanlar içinde nasılda
güzel olurdu hı …?
Bu arada filmin içinde geçen ve kapağına da konulan o yazı… O Öyle bir yazı ki…
aslında pek çok insanın alın yazısı. Burdan söylemek yersiz olur, büyü bozulur, bir sırra dokunulmuş olur.
Dört tekrardan sonra eşim yeni bir film için hazırlık yapmaya başlamıştı bile. Yok yapamazdım, hani tatlının üstüne cacık yemek gibi olurdu bu. Şu an için bünye başka bir filmi kaldıramazdı. Zenne’nin tekrarı hariç…:)
Nilgün YILDIZHAN – habercininsitesi.com
Bu Habere Yorum Yapın..
Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.
Bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, YORUM KURALLARI'na gözatmanızı tavsiye ederiz.


















Öyle bir yazmışsınız ki Nilgün Hanım, içimde şiddetle bu filmi izlemek arzusu uyandı:)
teyzoşum bu kadar olur be
)
yürü be kim tutar seni
damarındaki asil kanda yazarlık yeteneği mevcut
(bu kadar yalakalık yeter o filmi bende izleyeceğim)
Sayın köşe yazarım:)))
bir film ancak bu kadar güzel anlatılır. Ben filmi 3 kez izledim ve + 5 kez son 10 dakika izlemiş biri olarak, filmi izlemeyenlere şiddetlere tavsiye ediyorum.
Tarz bir içgüdüdür.
Kapak konusunda ise sizinle hemfikirim. Daha iyi bir kapak olabilirdi. Hatta bu film daha iyi bir tanıtımı hakediyor.
Saygılarımla….